Adamcağız hayli alkollü ve de bitkin üstelik gecenin saat üçünde evine
gelir. Karısı son derece zinde, duruma kesinlikle hakim, kocasını
sorgulamaya baslar.
- Söyle bakalım Süpermeeen. Neler yaptın bu akşam?
- Valla karıcım, patronla beraber müşterileri yemeğe çıkarttık.
- Eeee, sonra ne yaptınız Süpermen?
- Oradan striptize gittiiik... Ben sadece seyrettim.
- Yani sen bişiyler yapmadın değil mi, Süpermen ??!!!
- Ben hiç bişicikler yapmadım, ama sen niye bana ikidedir Süpermen diyorsun?
- Valla, ben bir seni bir de Süpermeni gördüm donunu pantolonunun üstüne
giyen !!!
25 Eylül 2010 Cumartesi
‘Evet’ duası... “YA Rabbim...
Bu referandum vesilesi ile geldik kapına...
‘Evet’leri çok eyle...
‘Hayır’ları yok eyle...
Laik-Kemalistleri şok eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Televizyona çıkan ‘hayır’cıları lal eyle...
Bülent Arınç Bey’in her bir lafını bal eyle...
Muhalefetin miting meydanlarını dar eyle...
*
Ya Rabbim...
12 Eylül günü bizi iktidara tamamen rapt eyle...
Devlet Bahçeli Beyefendi’yi bir miktar zapt eyle...
Geldik kapına, bu referandumu milletimize hap eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Bilhassa...
Genel başkanımızın her bir dediğini mühim laf eyle...
Villa, gemicik, mücevherat, evrakta sahtecilik, yatak odası dinleme, cezaya dönüşmüş sorgulama vs. gibi günahlarımızı affeyle...
Kılıçdaroğlu ne dese gaf eyle...
Yine de ‘hayır’ diyen olursa, bertaraf eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Medyayı bize milis eyle...
Seçim gecesi bilgisayarlara virüs eyle...
‘Evet’leri halis eyle...
Netice itibarıyla Cübbeli Ahmet Hoca’yı Anayasa Mahkemesi’ne reis eyle...
Gerisini beis eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Geldik kapına, bu referandum vesilesiyle bizi kabul eyle...
Darbukamızı davul eyle, yoncamızı marul eyle...
Atatürkçü olmayı zül, vatandaşı kul, laik cumhuriyeti kül eyle ya Rabbim, geldik kapına...”
Bu referandum vesilesi ile geldik kapına...
‘Evet’leri çok eyle...
‘Hayır’ları yok eyle...
Laik-Kemalistleri şok eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Televizyona çıkan ‘hayır’cıları lal eyle...
Bülent Arınç Bey’in her bir lafını bal eyle...
Muhalefetin miting meydanlarını dar eyle...
*
Ya Rabbim...
12 Eylül günü bizi iktidara tamamen rapt eyle...
Devlet Bahçeli Beyefendi’yi bir miktar zapt eyle...
Geldik kapına, bu referandumu milletimize hap eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Bilhassa...
Genel başkanımızın her bir dediğini mühim laf eyle...
Villa, gemicik, mücevherat, evrakta sahtecilik, yatak odası dinleme, cezaya dönüşmüş sorgulama vs. gibi günahlarımızı affeyle...
Kılıçdaroğlu ne dese gaf eyle...
Yine de ‘hayır’ diyen olursa, bertaraf eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Medyayı bize milis eyle...
Seçim gecesi bilgisayarlara virüs eyle...
‘Evet’leri halis eyle...
Netice itibarıyla Cübbeli Ahmet Hoca’yı Anayasa Mahkemesi’ne reis eyle...
Gerisini beis eyle ya Rabbim...
*
Ya Rabbim...
Geldik kapına, bu referandum vesilesiyle bizi kabul eyle...
Darbukamızı davul eyle, yoncamızı marul eyle...
Atatürkçü olmayı zül, vatandaşı kul, laik cumhuriyeti kül eyle ya Rabbim, geldik kapına...”
14 Şubat 2010 Pazar
TÜRKAN SAYLAN, TÜRKEL MİNİBAŞ, TÜLAY ARIN...( 3 ÖZEL''T'' KADIN )

TÜRKAN SAYLAN, TÜRKEL MİNİBAŞ, TÜLAY ARIN...( 3 ''T'' KADIN )
Öncü kadınlar
Türkan Saylan tıp doktoruydu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde görev yaptı. Sol-Kemalistti. Türkel Minibaş, iktisat bölümündeydi. Sosyalist-Kemalist görüşlere sahipti. Tülay Arın, Maliye’deydi. Yüzü feminizme dönük bir marksistti.
Üçü de İstanbul Üniversitesi’nde hemen hemen aynı yıllarda akademisyenlik yaptılar. Üçü de girdikleri alanlarda öncü kadınlar oldular. Minibaş, iktisat bölümüne girdiğinde bölümde bir erkek egemenliği vardı. Kadınlar azınlıktaydı. Arın, o yıllarda maliye hukukunun sultası altında bulunan, çoğunluğunun erkeklerin oluşturduğu, maliye bölümüne girdi. O da bölümünde az sayıdaki kadından biriydi. Saylan, tıpta en zor alanlardan biri olan dermatolojiyi seçti. O yıllarda doktorların bile uzaktan baktığı cüzzam üzerine uzmanlaştı. Türkiye’de dermatoloji alanında uzmanlığı olan 7. kadın akademisyendi.
Ezberleri bozuyorlar
Üçü de girdikleri alanda kurulu yapıyı eleştirdiler. Arın, bir maliye uzmanı olarak paranın üretimden ve üretim ilişkilerinden bağımsız ele alınmasına karşı radikal eleştirilerde bulundu. Marksist Maliye kuramını savundu. İktisadi planlamadan ve kalkınmadan yana oldu. Sosyal eşitliğin savunusunu maliyeye bakışında bir genel ilke olarak ele aldı. Derslerinde temel ekonomik kavramları sorguladı. “Üretim nedir” sorusu ile derse başlıyor ve o güne kadar yapılmış bütün ezberleri bozuyordu. İktisadı ne genel sloganlarla özetledi ne de bütünle bağını koparacak ölçüde uzmanlaştırdı. Dersleri 1960’lı yıllarda üniversitelerde bulunan Türkiye aydınlarının konferansları gibi geçiyordu.
Saylan, cüzamla ilk kez okuluyla gittiği Bakırköy Akıl Hastanesi’nde karşılaştı. Hastanede kafes gibi yerlerde pislik içerisinde tutulan cüzzamlılara yemek veren hastabakıcılar dahi kafese yaklaşmıyordu. Doktorlar uzaktan verdikleri komutlarla hastayla konuşuyorlardı. Saylan cüzzam üzerine çalışarak hastalığın bulaşıcı olmadığını ortaya çıkardı. Cüzzamlılara dokunarak muayene eden, onları aşağılamadan bakan ilk doktorlardandı.
Minibaş, Türkiye’nin kalkınma sorununu kafasına taktı. Ona göre ekonomide asıl olan üretimdi. Konularını entelektüel bir derinlikle ele aldı. Sıkça “ben Türkiye’ye kapitalizmin girişini Orhan Kemal’in romanlarıyla anlatırım” diyordu. İktisadı basitleştirdi, rakam yığını olmaktan çıkardı. Onun yazılarında ve konuşmalarında, edebiyat ve sanat iktisadın içinde eriyip gidiyordu. Derslerinde Nazım Hikmet’ten Shakespeare’den örnekler veriyordu. Sokakla akademinin birbirinden uzak düşmemesi gerektiğini düşünüyor, akademisyenlerin sokağa seslenebilmesi gerektiğini savunuyordu. ‘Ben bir cari açık anlatırım sokaktaki simitçi beni anlar, hocalar anlamış anlamamış benim için önemli olan simitçinin anlamasıdır’ derdi.
Eylemci kadınlar
Minibaş, Saylan ve Arın yalnızca üniversite hocası olmakla kalmadılar. Hepsi birer aktivistti. Üniversitenin dışında hayatın içinde de vardılar. Kurdukları dernekler, sendikalar, dergiler ile toplumu değiştirmek için mücadele ettiler.
Tülay Arın, Tarih Vakfı’nın kurucularındandı. Öğretim elemanlarının örgütlenmesi için mücadele etti. Öğretim Elemanları Sendikası’nın ve Öğretim Elemanları Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. Türk Diyabet Vakfı’nın mütevelli heyeti üyesiydi. KA-DER’de çalışmalarda bulundu. 1986-1982 arasında Türkiye solunun o dönem etkili yayınlarından olan 11. Tez’i çıkardı. Feminist-Sosyalist Kolektifin içindeydi.
Türkan Saylan, Tülay Arın’la beraber Öğretim Elemanları Derneği’nin kuruluşunda yer aldı. Cüzzamla Savaş Derneği’nin kuruluşunu gerçekleştirdi. Cüzzam Dispanseri, ardından cüzzam hastanesini kurdu ve başhekimliğini yaptı. Dünya Sağlık Örgütü’nde danışmandı. Yaşamının sonuna kadar Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği başkanlığı görevini yürüttü.
Türkel Minibaş, hayatının son 16 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. Sokak çocukları için kurulan Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı Mütevelli Heyet Üyesi, Türk Kültür Vakfı, Türkiye Avrupa Vakfı, Türk Çağ Vakfı, İstanbul Mülkiyeliler Vakfı, Sosyal Demokrasi Vakfı gibi vakıflarda kurucu üyeydi. Yaşamının sonuna kadar Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde Saylan’ın yardımcılığını yaptı. Minibaş, kimi zaman sokak çocukları için yollarda, kimi zaman Kaz Dağları’nda ya da Bergama’da altın arayanlara karşı köylerde, bazen de Anadolu’nun ücra bir köşesinde okul açılışındaydı.
Kadın sorunları
Üç kadının ortak bir özelliği daha vardı. Üçü de kadın sorunlarına ilgiliydi. Kadın örgütlenmelerine katılmaya özen gösteriyorlar, bulundukları örgütlerde kadınların sorunlarını dile getiriyorlardı. Türkan Saylan, kızların okula kazandırılması için pek çok proje hazırladı. Kendisi de kız okulundan mezun olan Saylan’ın hayali tüm Anadolu’da yatılı bölge okullarını yeniden canlandırmak, kırsal kesimde yaşayan kızların bu şekilde şehirlerde okula gitmesini sağlamaktı. Hekimlik hayatında ise uzmanlaştığı sorunlardan biri de kadın hastalıklarıydı. Türkan Saylan kendisini yeni bir terminolojiyle “Kemalist-feminist” olarak tanımladı. Saylan şöyle söylüyordu: “Ben Mustafa Kemal’in devrimlerini ve Cumhuriyet’i aynı zamanda bir kadın devrimi olarak da algılıyorum. Kanımca Mustafa Kemal en büyük feministtir. Bu yalnızca benim değil, dünyada bu konuda çalışmalar yapan pek çok kişinin de düşüncesidir. Hatta benim gibi düşünenlerle kendimizi Kemalist-Feminist olarak tanımlıyoruz.”
Minibaş, modernleşmek için kadının toplumdaki konumunu ilerletmek gerektiğine inanıyordu. Kadın ve cinsiyetçilik üzerine çalışmalar yürüttü, yazılar yazdı. Okullarda öğrencilerinin kadın tezleri yazmalarını destekledi. Kadınların çalışma hayatına katılımı sağlayacak mikro-kredi çalışmalarını örgütledi. Okuma yazma seferberliği projeleri hazırladı.
Arın, erken dönemden itibaren kadın sorunlarıyla ilgiliydi. 1983 yılında Yazko Dergisi’ne kadınların korunacak bir varlık olarak kaldıkları sürece şiddete açık hale geldiklerini yazıyordu. Kadın emeği üzerine çalışmalar yaptı. Sosyalist Feminist Kolektifin katılımcısı oldu.
Kadın Araştırmaları Merkezi
Üç kadının öncüsü olduğu bir kurum daha vardı. Türkiye’de ilk kez İstanbul Üniversitesi’nde Kadın Araştırmaları Merkezi’nin kurulmasına Minibaş, Arın, Saylan öncülük etti. Elbette merkezin kurulmasında üç kadının dışında bugün milletvekili olan Necla Arat’ın ve bugün ÇYDD Başkanı olan Aysel Çelikel’in büyük payı vardı.
Üç kadın da 80’li yıllarda Türkiye’nin hızla gericileşmesinden ve kadınların durumlarının ağırlaşmasından rahatsızlardı. Modernleşmenin itici gücünün kadın olduğuna inandılar. Kadın sorunlarına akademik yollarla çözüm bulabilmek için bu yolu seçtiler. Merkez, üniversitenin kadınları tarafından sahiplenildi. Çok geçmeden kadın akademisyenler ders vermeye başladı. Saylan merkezde kadın sağlığı üzerine dersler verirken, Minibaş ve Arın “kadın ve ekonomi” üzerine dersler verdi.
Kız Lisesi ve Türk aydını
Minibaş, Saylan, Arın’ın bir ortak noktası da üçünün de kız lisesi mezunu olmasıydı.
Minibaş, Fatih Kız Lisesi’nden; Saylan, Kandilli Kız Lisesi’nden; Arın, İzmir Kız Lisesi’nden mezundu. Peki kız liseli olmalarının anlamı neydi?
Kız Liseleri, Tanzimat’tan itibaren kadınların eğitim hayatını katılımı için açıldı. İlk kadın Ortaokulu 1859’da Sultanahmet’te açılan Çevri Kalfa Kız Rüştiyesi’dir. İlk kız sanat okulu 1864 yılında Mithat Paşa tarafından açıldı. 1877 yılında İstanbul’da bu okullar sayesinde kız öğrenci sayısı 294’tür. 1913’te Osmanlı coğrafyasında bulunan 588 kız ilkokulunda toplam 40455 öğrenci ve 983 kadın öğretmen vardı.
Yeni yönetim kız liseleri açmaya cumhuriyet öncesi başladı, 1922’de Ankara ve İzmir kız liseleri açıldı.
1924 tarihinde İstanbul’da 3 tane yatılı kız lisesi vardı. Bunlar Erenköy, Çamlıca, Kandilli Kız Liseleridir. Yatılı olmayanlar ise ülke genelinde 6 tanedir. Bunlardan üç tanesi İstanbul’dadır.
Atatürk’ün kadın eğitimi konusunda yaptığı konuşmalarda, cumhuriyetin asıl hedefinin kadın ve erkeğin beraberce ayrımsız eğitimi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak kızların okullara gönderilmesinin yaygın olmadığı koşullarda kız okulları, kız çocuklarının aileler tarafından okutulmasının imkanlarını yaratmaya çalıştı. Kız okullarında hem ev içi işler hem de yabancı diller öğretildi. Bir cumhuriyet kuşağı kadını bu okullar sayesinde modernleştirilmeye çalışıldı.
Saylan, anılarında Kandilli Kız Lisesi’nde nasıl vals öğrendiklerini anlattı. Minibaş, yaşamının son günlerine kadar Fatih Kız Lisesi’nin etkinliklerine katıldı, kız liselerinin kendine güvenli bir kadın kuşağı yetişmesindeki rolünü anlattı.
Zamanla gerici siyasetçiler kız liseleri projesini rafa kaldırdılar. Onların yerine imam hatip okulları çoğaldı. Kız liseleri ise karma eğitime geçti. Yatılı kısımları kapatıldı. Oysa bu liselerin yatılı bölümlerinde Anadolu’dan gelen kızlar emniyetle kalıyor ve kendi yörelerinde kavuşamadıkları eğitim olanağına bu sayede sahip oluyorlardı.
Kadın duruşu
Her üç kadının da akademide ortak bir özelliği vardı. Üçü de kadınsı görünüşlerini saklamadı. Arın’ın parmaklarına taktığı yüzükler meşhurdu. Minibaş’in makyajı ve takıları. Saylan genç yaşından itibaren annesinden nasıl makyaj yapması gerektiğini öğrenmişti. Kısacası her üç kadın da hayatlarının hızına rağmen kadın olmaktan vazgeçmediler. Kadın gibi bakıp kadın gibi yaşadılar.
İşte hayatları bu şekilde kesişen, aynı üniversitede benzer mücadeleler veren bu üç cumhuriyet kadınını 2009 yılında arka arkaya kaybettik. 6 Şubat’da Minibaş, 18 Mayıs’da Saylan, 30 Ağustos’da Arın hayata veda etti. Adını hep yan yana duyduğum bu üç kadının adını yan yana getirince aklıma hep aynı şey geliyor.
Cumhuriyet ne kadar güzel kadınlar yetiştirmiş…
Türkel Minibaş: Doğan Avcıoğlu’nun yadigarı
Türkel Minibaş, Nurten Hanım ile İhsan Bey’in çocuğu olarak dünyaya geldi. İhsan Bey’in babası Kızılay’ın kurucularından Ali Bey annesi ise Baklavacı Hacı Baba’nın küçük kızı Emine Hanım’dı. Emine Hanım, ailenin en küçük ve babsının çirkin bulduğu kızıydı. Ablaları varlıklı aileleri gelin giderken o babası tarafından memur Ali Bey ile evlendirildi. Nurten Hanım ise İstiklal Savaşı Gazisi bir babanın kızı. Nurten Hanım’ın babası Nuri Uzunefe bir süre sonra ölünce annesi çocukları ile beraber kardeşinin yanına Edirne’ye yerleşti. Kızılay’da görevli Ali Beyi göçmen kampları için Edirne’ye gittiği sırada yanına oğlu İhsan’ı da aldı. O sırada lise öğrencileri bu kampları ziyarete geliyordu. Ziyarete gelen öğrencilerden Nurten Hanım, sırtındaki kazağı çıkararak bir göçmen çocuğa verdi. Bu olayı uzaktan izleyen İhsan Bey çok etkilendi, Nurten Hanım’la tanıştı. Bu tanışıklık daha sonra aşka dönüştü. Bir süre sonra evlenen İhsan Bey ile Nurten Hanım, 1953 yılında doğan kızlarına “Türkel” adını verdi.
Türkel Minibaş, Peyami Safa’nın romanlarında muhafazakarlığı simgeleyen Fatih’te büyüdü. İhsan Bey, doğar doğmaz kızına kitaplar hediye almaya başladı. Kızını bir erkek gibi yetiştiren İhsan Bey, Minibaş’in saçlarını uzun süre boyunca kısacık kestirdi. Akranları bebeklerle oynarken Minibaş, babasının etkisi ile kitaplara gömüldü.
Türkel Minibaş, küçük yaşta tiyatroya merak saldı. Babasını ikna ederek Fatih Şehir Tiyatrosu’nda yapılan çocuk seçmelerine katıldı. Seçici kurulda bulunan Muhsin Ertuğrul’un karşısına çıktığında okuyacağı Kızıl Elma şiirini unutunca Ertuğrul’a şiir yerine türkü söylemeyi teklif etti. Küçük kızın cesareti Ertuğrul’un hoşuna gitti ve kabul etti. Bundan sonra iki yıl boyunca çocuk oyunlarında oynamaya başlamıştı. O dönem yıllar sonra yolları yeniden kesişecek olan Müjdat Gezen ve Savaş Dinçel ile beraber şehir tiyatrolarında oynadı.
Ancak babası bir süre sonra Minibaş’i tiyatrodan alıp Cibali Ortaokulu’na verdi. Ardından Fatih Kız Lisesi’ne gitti. 1970-71 döneminde okuldan mezun oldu. Okul yıllığında onun için şu satırlar yazıyordu: “Türkiye’yi kalkındırmak gibi ciddi emelleri olan Minibaş’e başarılar dileriz”. AFS bursuyla ABD’de Los Angeles’a, Pasific Palisades High School'a gitti. Döndükten sonra Marmara Üniversitesi’nde İktisat Fakültesi’ne girdi. Üniversite yıllarında kafasında iki hayat amacı belirledi: “akademisyen olmak ve Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmak”. Üniversite yıllarında arkadaşlarına yazdığı mektupları Prof. imzası ile bitiriyordu. 1975’te mezun olduktan sonra burslu olarak tekrar ABD’ye gitti. ABD’de anne ve babasının gazetelerden kestiği küpürleri okuyarak Türkiye’yi düşünüyordu. Döndükten sonra İstanbul Üniversitesi’nde asistanlığa başladı. Akademik hayatı böylece başladı. 1985’de doktor, 88’de doçent, 95’te profesör unvanını aldı.
26 Eylül 1994 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlayarak bir hayalini daha gerçekleştirdi. Her pazartesi yazdığı köşesinin adı “Gözucuyla” idi. Köşesine neden bu adı verdiğini şöyle anlattı: “sadece ekonomik olaylar değil, yaşamın kendisi ayrıntılar üzerine oturmaktadır. Ama bizler, genellikle odaklandığımız nesneleri ve olayları görür ve de düşünürüz. Odağın dışındakiler ise görüş alanımız içinde olmasına rağmen hiç mi hiç ilgimizi çekmez. Oysa belirleyici olanlar çoğunlukla görüş alanımızın içinde gözucuyla gördüklerimizdir.”
Çocukluğunda erkek gibi yetiştirilen Minibaş, genç bir kız olduktan sonra cinsiyeti ile barıştı. Üniversite koridorlarında yaşlı hocaları tarafından hep yadırgansa da tırnaklarında hep ojesi, yüzünde hep makyajı vardı. Boynunda daima meşhur takıları bulunurdu.
Türkel Minibaş, 2007 yılında mide kanseri olduğunu öğrendi. Ameliyat oldu. Midesinin yarısı alındı. Yataktan kalkıp mücadeleye devam etti. Ancak günden güne zayıflıyordu. 2009 Ocak’ında 40 kilonun altına düştü. Ocak ayı sonuna kadar derslerine devam etti. Öğrencilerine son sözleri “hayatınız boyunca belkemiğinizi dik tutmanızı rica ediyorum” idi. Ocak ayı sonunda hastaneye yattı. Hastanedeki yatağında her sabah makyajını yapıyor, gazetelerini okumaya çalışıyordu. Her pazartesi gazeteye yazdığı yazı son kez 3 Şubat 2009’da yayınlandı. Yatağında yazdığı yazıdan sonra gazeteye telefon ederek çok halsiz olduğunu ve bu nedenle kısa yazmak zorunda kaldığını anlattı. Yazısı şu cümlelerle bitiyordu: “ABD vahşileştikçe silah gereksinimimizde kutsal müttefikimizle, İsrail’le olan varyetemiz daha renk- lenecek. Halkımız da bu varyeteyi dik durmak sanacak. Ne diyelim haydi hayırlısı!”
İktisatçı dostlarının “Doğan Avcıoğlu’nun yadigarı” dedikleri Minibaş, 6 Şubat 2009’da dünyaya gözlerini yumdu. Tabutunun başında yıllardır beraber ülkenin her köşesine gittiği dostu Türkan Saylan şunları söyledi: “Ne yazık ki kader demek istemiyorum, neyse hangi güçler bizi ondan aldı. Türkiye Cumhuriyeti’nde insanlar öldürülüyor, Türkiye Cumhuriyeti’nde insanlar göçüp gidiyorlar. Ama bize bir de kader vurdu böylece, kaderse eğer... Ve biz bunun acısını ve öfkesini yaşıyoruz. Bugün çok öfkeliyim gerçekten. Bu kadar verimli bir insanı bu çağında bizden kim aldı, nasıl aldı, neden aldı? İnanmak mümkün değil. Çok yaşlı vaziyete kadar gelen insanlarımız dururken, 56 yaşında bu genç insanı, bu beyniyle bu becerileriyle yüreğiyle bu öncülüğüyle almakta hiçbir haklılık görmüyorum gerçekten.”
Gerçekten ölü olanlar hizmeti olmayanlardır
Türkan Saylan, üç kadının içinde en çok tanınanıydı.
13 Aralık 1935 yılında doğdu. Annesi’nin ailesi Reimannlar, İsviçre’den İngiltere’ye göç etmiş bir aileydi. Anne Lili Reimann Cemil Topuzlu’nun oğlu Mehmet Ziya Topuzlu ile İngiltere’de tanışarak evlenmiş Türkiye’ye yerleşmişti. Ancak Lili ile Mehmet Ziya’nın 8 yıllık evlilikleri boyunca çocukları olmadı. Çift ayrılık sürecine girdiği sırada Lili ile Fasih Galip Saylan tanıştı. Topuzlu’dan boşanan Lili, mühendis Fasih Galip ile evlendi. Lili, Leyla adını alarak Müslüman oldu.
Leyla İngiltere’de ticaret lisesinde okumuş, edebiyat ve sanatla ilgili bir kadındı. Şiir yazıyordu. Projeleri vardı. Ancak Leyla’nın istekleri Fasih Galip tarafından bastırıldı. Leyla bu evlilikten Türkan’la beraber beş çocuk doğurdu. Kadın olarak kendini geriye itip, yalnızca ailesi için yaşayan kurallı bir anne oldu. Eşinin kurallarına o kadar bağlıydı ki çocukları ile büyüyene kadar anadilinde konuşmadı. Müslüman olduktan sonra ailede tek oruç tutan kişi Leyla Saylan idi. Türkan Saylan annesini Türkler’den daha Türk buluyordu. Leyla, kocasının yanı sıra beraber oturduğu kaynanasından da baskı gördü. Onunla evin içinde Fasih Galip için savaş verdi. Leyla yabancı bir gelin olarak ölene kadar onun altını temizledi. Buna rağmen resmi bir ilişkileri vardı. Birbirlerine “hanımefendi” diye hitap ediyorlardı.
Türkan Saylan daha o günlerde kadınların yaşadığı bu çarpıklığın farkına vardı. Ancak yine de kadın gibi davranmayı annesinden öğrendi. Annesi yaşlılığında dahi çocuklarının karşısına saçlarını taramadan çıkmıyordu. Kızlarını bakımsız görse onlara kızıyordu.
Saylan doktor olmaya karar verdi, herkesin umutsuzluğuna rağmen doktor olmayı tercih etti. Üstelik uzmanlığını “deri ve zührevi hastalıklar” alanında yaptı.
Henüz 22 yaşında, henüz öğrenciyken fakülteden arkadaşı Dr. Mustafa Özge ile evlenmeye karar verdi. Babası bu evliliğe razı değildi. Saylan babasına ilk kez onun vicdanına seslenerek karşı çıktı. Evlenmesi için nüfus cüzdanını vermeyen babasına: “Babacığım, bu yola girdim, evlenme kararım kesindir, ama sen bana bir aydır nüfus kağıdımı vermedin. Mevcut ve muhtemel tehlikeler karşısında seni uyarıyorum bana lütfen kağıdımı ver” yazdı. Nitekim evlilik gerçekleşti.
Türkan Saylan’ın bu evlilikten Çınar ve Çağlayan isminde iki oğlu oldu. 1961 yılında belkemiği tüberkülozu oldu. Bacağından beline kemik nakledildi. 13 ay boyunca yüzükoyun kıpırdamadan yattı. Yıllar sonra Kadın Araştırmaları Merkezi’nde kadın sağlığı üzerine ders veren Saylan bu hastalığı sırasında bir kez bile regl olmadığını hatırlayacak ve kadınların her zorluğa bedenlerini nasıl hazırlamak zorunda kaldıklarını anlatacaktı.
Türkan Saylan’ın Mustafa Özge ile olan evliliği 1966 yılında son buldu. Özge, çiftlikte büyüyen ve her istediği yapılan bir çocuktu. Asabiydi. Saylan’a sık sık bağırıyor, şikayet ediyordu. Doktorluk mesleği yüzünden sabahlara kadar nöbet tutan Saylan’ın evliliği yürümüyordu. Kocası çalışmasını istemiyordu. Evlilik yıldönümlerinde “senden bir şey istiyorum, artık beni boşa. Bana özgürlüğü ver!” dediği kocasından ilk ve son tokadı yedi. O tokat evliliklerinin sonunu ilan etti. Çiftin ayrılık süreci sorunlu oldu. Çocukların velayetini alan baba daha sonra bir başkası ile evlenince çocukları annelerine verdi.
Türkan Saylan’ın çocuklarıyla varoluş mücadelesi bundan sonra başladı. Saylan dermatoloji konusunda uzmanlaşmak için St.Johns Hastanesi’ne giderken yanında çocukları vardı. Türkiye’ye döndüklerinde parasızlık nedeniyle kah bir çatı katında kah küçük bir dairede hep iki çocuğu ile mücadele etti. Saylan evini çocuklarının okudukları okullarda yurt bulamayan çocuklara da açtı. Bu nedenle evde her zaman 5-6 kişi kaldı. 1976 yılında bir heykeltıraşla başarısız bir evlilik daha yapan Saylan, bu evliliğinde de kadın olmanın zorluğunu hissetti. Eşi onu kıskanıyor, sürekli kontrol ediyordu. 1,5 yıl sonra boşanan Saylan, bundan sonra evlenme fikrini kafasından çıkardı. Artık hayatını mesleğine ve sivil toplum çabalarına verdi.
Tüm bunların arasında 1986 yılında göğüs kanseri olmuş, kanser lenf sitemine de sıçramıştı. Hemen ameliyat oldu ve yataktan kalkarak çalışmalarına devam etti. Kanseri yendiğini düşünüyordu. Ancak kanser onu bir kez de 2002 yılında karaciğerinden yakaladı. Saylan kanserle 2009 yılına kadar mücadele etti.
13 Nisan 2009 tarihinde Ergenekon Davası nedeniyle evi arandı. Türkan Saylan vakur duruşuyla evini arayan polislere: “İnşallah aşk mektuplarımı almadınız” dedi.
Hastalığının son dönemlerindeydi. 18 Mayıs 2009 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Cenazesini büyük bir kalabalık taşıdı. Cenaze namazını kıldıran emekli Beyoğlu müftüsü İlhan Özkes “gerçekten ölü olanlar, insanlara hizmeti olmayanlardır” dedi.
İşçi sınıfı cennete gider
Tülay Arın, 1945 yılında Söke’de doğdu. İzmir Kız Lisesi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Şubesi’nden mezun oldu. 1976 yılında George Washington Üniversitesi’nde hazırladığı “Türk Üretim Sektörünün Yapısal Dönüşümü: Kamu-Özel Sektör Yatırımlarının ve Yatırım Teşvik Politikalarının Rolü” başlıklı çalışması ile iktisat doktoru unvanını aldı.
Arın, Türkiye’ye döndükten sonra ODTÜ’de 1976-77 yıllarında öğretim görevlisi oldu. 1977’de İstanbul Üniversitesi Maliye kürsüsüne asistan doktor olarak atandı. O yıllarda tanıştığı eşi siyaset bilimci Cengiz Arın ile yaşamının sonuna kadar beraber oldu. 1982’de yardımcı doçent, 87’de doçent, 94’te profesör unvanlarını aldı.
Üniversite yıllarında yaptığı çalışmayı Marksist olduğu için kabul etmeyeceğini ancak siciline işlememesi için bunun yerine “yetersiz” yazacağını söyleyen bölüm başkanına: “siz Marksist yazın sicilimi kirleten öbürüdür” dedi. Maliye konferanslarında liberal iktisatçıların tezlerini acımasızca eleştiriyordu. Maliye Sempozyumu’nda Eser Karakaş’a “Eser Bey, ne maliyeyi ne Marksizmi bir türlü öğrenemediniz” diye çıkıştı.
Korkusuzdu. Asistanının ifadesiyle: “ne başkalarının gücünün ne de insanın kendi güçsüzlüğünün insanı aptallaştırmasına izin vermezdi.”
Arın, 2005 yılında süresi gelmediği halde erken emekli oldu. Üniversitelerin mevcut yönetiminden rahatsızlığı bir yana akademide çok yakınındaki insanlara da kırıldı. O tarihten sonra politikaya da küstü. Yorgun, kırgın ve umutsuzdu. Artık Ege’nin koylarını merak ediyor, yavru kedilerle vakit geçiriyor, çiçekler yetiştiriyordu. Yaşadığı kalp krizi nedeniyle sigarayı da bıraktı.
30 Ağustos 2009 günü Fethiye’de denizden çıktıktan sonra aniden kalbi durdu. Onun ardından iktisatçı dostu Nail Satlıgan’ın şu sözleri belki de onun hayatını özetliyordu: “Elio Petri'nin unutulmaz sinema epiğinin adına bakılırsa “İşçi sınıfı cennete gider” imiş. Bu doğruysa, bir işçi sınıfı aydını olarak Arın da "cennetmekân" olmuştur. Ama benim bildiğim Arın orada da ne huri olur ne gılmanlara yüz verir. Petri'nin filminin bir başkişisi gibi, orada bu kez cennetin duvarlarını yıkmaya çalışır. Gerçek cenneti gökyüzünde değil, ait olması gereken yerde, yeryüzünde, kurmak için...”
Soner Yalçın
Odatv.com
9 Ocak 2010 Cumartesi
AK EMLAK'TAN FIRSATLAR...
2 Ocak 2010 Cumartesi
GREV GÖZCÜSÜ TAYYİP...
TÜM HASTANELER TEK TELEFON

TÜM HASTANELER TEK TELEFON : 444 0 911
Tüm hastaneler Türkiye'nin her yerinden ulaşılabilen tek bir no.da birleştiler.
Cep telefonunuzdan ararsanız bulunduğunuz ilin alan kodu ile aramanız gerekiyor.
Mesela İZMİR' de 0232 444 0 911
Bu telefonu aradığınızda en yakın Ambulans olay yerine gönderiliyor.
Kaydediniz…
HİÇ İHTİYACINIZIN OLMAMASI DİLEĞİYLE…
22 Aralık 2009 Salı

UYARI: SAKIN BU NUMARAYI ARAMAYIN !
Eğer; birisi sizi cep telefonunuzdan arayarak 'ESAT' veya 'ERICAL' adlı bir firmadan arıyoruz telefonunuzu kontrol etmek zorunda oldugunu ve bunun için ' 9090' ı aramanızı söylerse telefonunuzu derhal kapatın ve söylenen numarayı sakın aramayın. Söz konusu numarayı çevirmeniz, karşınızdaki bu sahsın sizin bütün kimlik bilgilerinize ulaşmasını ve yapacağı tüm telefon görüşmelerini sizin hesabınıza geçirmesini sağlayacktır!
[ lütfen, güç durumda kalmamaları için, bu notu yakin dostlarınıza da ulaştırarak onları da bilgilendirin. ]
İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Bilgi İşlem Şube Müdürlüğü
BİR ŞİİR...

MİHRİ BELLİ ŞİİRİ...
ANAYASO
Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata´dan Hakkari´ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?
Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro,
Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !
Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
Parasizo,
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !
Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar
Ben ketimo
Ben hetimo
Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?
Şavata´tan Angara´ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara´ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?
Yerin, yurdun adresesin bilmirem
Angara´da: Anayasso !
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimaso
Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov ?
20 Aralık 2009 Pazar
'' BEN CİA AJANI DEĞİLİM ''
”Ben CIA ajanı değilim”
20.12.2009 15:28
Liberal aydınlar, iktidara karşı güçlü bir muhalefet sergiledikleri için aylardır, hatta yıllardır tutuklu aydınlarımız için şöyle diyorlar: “Onlar için üzülüyoruz, ama Ergenekon çok önemli bir dava, hatta asrın davası, böyle davalarda olur böyle şeyler. Suçsuz olanlar eninde sonunda beraat eder, özgürlüklerine kavuşurlar.”
Bu yazarlarımızın ağızlarından hiç düşürmedikleri bir kelime vardır: Empati. PKK için, türbanlılar için, milli görüşçüler için, Ermeniler için, Kıbrıslı Rumlar için herkesin empati yapmalarını beklerler. Ama onların da Silivri’de yargılananlar için empati yapması gerekmiyor mu? Ben onların adına empati yapıyorum ve onlar adına hayal kuruyorum. İşte hayalim.
Tarih 02.11.2013 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan haber:
AKP’nin iktidardan düşmesinden sonra polisin 15 Nisan 2011 tarihinde yaptığı baskınlarla ortaya çıkartılan, kısa ismiyle FTÖ olarak bilinen Fethullah Terör Örgütü davası Silivri’de nihayet başladı. Davada 15 tutuksuz, 480 tutuklu, toplam 495 kişi yargılanıyor. Kimlik tespitinden sonra 3567 sayfalık iddianamenin okunmasına geçildi. Mahkemeye sunulan bir kamyon dolusu ek klasörün nasıl inceleneceği merak ediliyor. İddianamenin okunmasının birkaç ay sürmesi bekleniyor.
Sanıklar arasında Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Hasan Cemal, Engin Ardıç, Emre Aköz, Mahmut Övür, İsmet Berkan, Ruşen Çakır, Yiğit Bulut, Ergun Babahan, Şamil Tayyar, Fehmi Koru, Mustafa Karaalioğlu, Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Hadi Uluengin, Ethem Sancak, Ergun Özbudun, Lale Mansur, Oral Çalışlar gibi çok önemli gazeteciler, akademisyenler, gazete patronları, bilim adamları ve sanatçılar bulunduğu için bu davaya asrın davası deniyor.
İddianamede, FTÖ’nün, polis, yargı, MİT, ordu, Milli Eğitim gibi kurumların içine sızarak, medyayı ele geçirerek cumhuriyetimizi yıkmayı ve yerine ABD’nin de desteğiyle ılımlı bir İslam devleti kurmayı amaçladığı, kendilerine boyun eğmeyen yazar ve aydınları her türlü baskıyla satın aldıkları, ya da iftiralarla hapislerde süründürüp susturdukları iddia ediliyor.
Adının gizlenmesini isteyen, tutuklu sanıklardan ünlü bir iş adamının kızı, babasının örgüt üyesi olmadığını, baskı nedeniyle örgütün gazete ve Televizyon kanallarına reklam vermek zorunda kaldığını iddia etti. Bilindiği gibi çok sayıda iş adamı, çeşitli kanallarla örgüte para yardımı yapmakla suçlanıyor.
İddianamede sanıkların bir bölümünün doğrudan örgütün içinde yer aldıkları, bir kısmının örgütün düzünlediği Abant toplantılarına katıldıkları, ABD'de bulunan "I Numara" ile, ya da örgütün diğer ileri gelenleriyle söyleşi yaptıkları, bazılarının ise örgütle doğrudan hiçbir teması olmamakla birlikte, köşe yazılarıyla örgüte stratejik destek verdikleri iddia ediliyor.
Sanıklardan Şamil Tayyar’ın avukatı, müvekkilinin yasadışı dinlendiğini, özel hayatıyla ilgili, hatta karısıyla yatak odasında yaptığı konuşmaların bile iktidar yanlısı yandaş medyada çarşaf çarşaf yer aldığını, hatta Kemalist bir yazarın daha iddianame hazırlanmadan FTÖ davasıyla ilgili kitap yazdıklarını iddia etti.
Polis tarafından derdest edilip götürülürken, “ben CIA” ajanı değilim, bu dava Nato’dan geri döner” diye bağırdığı bilinen Cengiz Çandar’ın avukatı, bugün düzenlediği basın toplantısında, “FTÖ davasıyla adalet katledilmiştir, müvekkilim demokrasiyi savunduğu için yargılanmaktadır, müvekkilimin ne FTÖ ile, ne de CIA ile ilişkisi yoktur” dedi.
Ahmet Altan mahkeme salonuna girerken, “Uluslararası şirketlere sesleniyorum. Bu dava küreselleşme karşıtı Kemalist bir darbedir. Ben ve kardeşim küresel şirketlere hep sahip çıktık, onlar da bana ve kardeşime sahip çıksınlar” diye seslendi. Kalabalığı gözleriyle tarayan Ahmet Altan’ın, Soros’un şöförünü kalabalığın arasında görünce hüzünlendiği görüldü. “Küresel güçlere güvenim sonsuz” dedi.
Dava ile ilgili görüşüne baş vurduğumuz Mustafa Balbay, gülümseyerek, “Sanıklar üzülmesinler, suçsuz olanlar eninde sonunda beraat eder, üç dört yıl içinde özgürlüklerine kavuşurlar” dedi.
Hasan Cemal’in savunmasını kendisinin yapacağını öğrenen Ruşen Çakır’ın, “Hasan Cemal savunmasını kendisi yaparsa ömrüm davanın sonunu görmeye yetmez” dediği iddia ediliyor.
A.Metin Akpınar
www.odatv.com
NOT: Yukarıdaki metin Hasan Ozan tarafından gönderilen iletiden alınmıştır.
20.12.2009 15:28
Liberal aydınlar, iktidara karşı güçlü bir muhalefet sergiledikleri için aylardır, hatta yıllardır tutuklu aydınlarımız için şöyle diyorlar: “Onlar için üzülüyoruz, ama Ergenekon çok önemli bir dava, hatta asrın davası, böyle davalarda olur böyle şeyler. Suçsuz olanlar eninde sonunda beraat eder, özgürlüklerine kavuşurlar.”
Bu yazarlarımızın ağızlarından hiç düşürmedikleri bir kelime vardır: Empati. PKK için, türbanlılar için, milli görüşçüler için, Ermeniler için, Kıbrıslı Rumlar için herkesin empati yapmalarını beklerler. Ama onların da Silivri’de yargılananlar için empati yapması gerekmiyor mu? Ben onların adına empati yapıyorum ve onlar adına hayal kuruyorum. İşte hayalim.
Tarih 02.11.2013 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan haber:
AKP’nin iktidardan düşmesinden sonra polisin 15 Nisan 2011 tarihinde yaptığı baskınlarla ortaya çıkartılan, kısa ismiyle FTÖ olarak bilinen Fethullah Terör Örgütü davası Silivri’de nihayet başladı. Davada 15 tutuksuz, 480 tutuklu, toplam 495 kişi yargılanıyor. Kimlik tespitinden sonra 3567 sayfalık iddianamenin okunmasına geçildi. Mahkemeye sunulan bir kamyon dolusu ek klasörün nasıl inceleneceği merak ediliyor. İddianamenin okunmasının birkaç ay sürmesi bekleniyor.
Sanıklar arasında Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Hasan Cemal, Engin Ardıç, Emre Aköz, Mahmut Övür, İsmet Berkan, Ruşen Çakır, Yiğit Bulut, Ergun Babahan, Şamil Tayyar, Fehmi Koru, Mustafa Karaalioğlu, Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Hadi Uluengin, Ethem Sancak, Ergun Özbudun, Lale Mansur, Oral Çalışlar gibi çok önemli gazeteciler, akademisyenler, gazete patronları, bilim adamları ve sanatçılar bulunduğu için bu davaya asrın davası deniyor.
İddianamede, FTÖ’nün, polis, yargı, MİT, ordu, Milli Eğitim gibi kurumların içine sızarak, medyayı ele geçirerek cumhuriyetimizi yıkmayı ve yerine ABD’nin de desteğiyle ılımlı bir İslam devleti kurmayı amaçladığı, kendilerine boyun eğmeyen yazar ve aydınları her türlü baskıyla satın aldıkları, ya da iftiralarla hapislerde süründürüp susturdukları iddia ediliyor.
Adının gizlenmesini isteyen, tutuklu sanıklardan ünlü bir iş adamının kızı, babasının örgüt üyesi olmadığını, baskı nedeniyle örgütün gazete ve Televizyon kanallarına reklam vermek zorunda kaldığını iddia etti. Bilindiği gibi çok sayıda iş adamı, çeşitli kanallarla örgüte para yardımı yapmakla suçlanıyor.
İddianamede sanıkların bir bölümünün doğrudan örgütün içinde yer aldıkları, bir kısmının örgütün düzünlediği Abant toplantılarına katıldıkları, ABD'de bulunan "I Numara" ile, ya da örgütün diğer ileri gelenleriyle söyleşi yaptıkları, bazılarının ise örgütle doğrudan hiçbir teması olmamakla birlikte, köşe yazılarıyla örgüte stratejik destek verdikleri iddia ediliyor.
Sanıklardan Şamil Tayyar’ın avukatı, müvekkilinin yasadışı dinlendiğini, özel hayatıyla ilgili, hatta karısıyla yatak odasında yaptığı konuşmaların bile iktidar yanlısı yandaş medyada çarşaf çarşaf yer aldığını, hatta Kemalist bir yazarın daha iddianame hazırlanmadan FTÖ davasıyla ilgili kitap yazdıklarını iddia etti.
Polis tarafından derdest edilip götürülürken, “ben CIA” ajanı değilim, bu dava Nato’dan geri döner” diye bağırdığı bilinen Cengiz Çandar’ın avukatı, bugün düzenlediği basın toplantısında, “FTÖ davasıyla adalet katledilmiştir, müvekkilim demokrasiyi savunduğu için yargılanmaktadır, müvekkilimin ne FTÖ ile, ne de CIA ile ilişkisi yoktur” dedi.
Ahmet Altan mahkeme salonuna girerken, “Uluslararası şirketlere sesleniyorum. Bu dava küreselleşme karşıtı Kemalist bir darbedir. Ben ve kardeşim küresel şirketlere hep sahip çıktık, onlar da bana ve kardeşime sahip çıksınlar” diye seslendi. Kalabalığı gözleriyle tarayan Ahmet Altan’ın, Soros’un şöförünü kalabalığın arasında görünce hüzünlendiği görüldü. “Küresel güçlere güvenim sonsuz” dedi.
Dava ile ilgili görüşüne baş vurduğumuz Mustafa Balbay, gülümseyerek, “Sanıklar üzülmesinler, suçsuz olanlar eninde sonunda beraat eder, üç dört yıl içinde özgürlüklerine kavuşurlar” dedi.
Hasan Cemal’in savunmasını kendisinin yapacağını öğrenen Ruşen Çakır’ın, “Hasan Cemal savunmasını kendisi yaparsa ömrüm davanın sonunu görmeye yetmez” dediği iddia ediliyor.
A.Metin Akpınar
www.odatv.com
NOT: Yukarıdaki metin Hasan Ozan tarafından gönderilen iletiden alınmıştır.
'' NİÇİN KEMALİST'İM ''


(Ahmet Taner Kışlalı'dan bir Anekdot)
"NİÇİN KEMALİSTİM?"
Öykümüz Kurtuluş Savaşı yıllarında başlar.
Kahramanlarımızın ilki, Paris-İstanbul arasında trenle
mekik dokuyan genç bir Türk işadamı.
Macaristan'da genç bir bayanla tanışır.
Evlenme teklif eder ve evlenirler.
İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz.
Macaristan'da bir kızı olur.
Kızına Nermin adını verir..
Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını,
gazetelerden heyecanla izlemektedir.
Baba İzmir'de ölür.
Aile, geçim sıkıntısına düşer.
14 yaşındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan
öğrenimini sürdüremez olur.
Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır.
Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir.
Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliği'ne
başvurur. Ona bir pasaportla
birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup
verirler. Başı sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu
gösterecektir.
Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü mevki bir tren
kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce
sürecek bir yolculuk başlar.
Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük memurları,
elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen
bu çocuğun durumunu çok ilginç bulur, giriş izni de
hemen verilir.
Öykü uzun...
Küçük Nermin, İstanbul'da bir yandan Almanca
dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir.
Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim olanaklarından
yararlanır. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir.
Gazetecilik yapar. Türkçe'nin arkasından İngilizce
ve Fransızca da öğrenmiştir.
Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur.
Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük
edenler arasında yer alır.
Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek
öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar.
Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler
verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi,
Türk kadınını, Mustafa Kemal'i savunur, savunur, savunur...
Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur...
Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki
son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de
bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı.
Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda
araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan yetişmişti.
Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak
dinlediğimiz yukarıdaki yaşam öyküsünü anlattı bize...
Ve sözlerini şöyle noktaladı:
- Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal
olmasaydı, belki ben de olmazdım.
Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki
artık anlamışsınızdır...
Çok etkilendiğim bu öyküyü yazdığımda, sonunu
şöyle bağlamıştım: "Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i,
olmayanlara Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz..."
Bakıyorum da aradan geçen zamanda, ne Nermin
Hoca'nın öyküsü güncelliğini yitirmiş,
ne de benim altına düştüğüm not...
Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı
olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi!..
Ahmet Taner KIŞLALI
Cumhuriyet, 15 Kasım 1992
TRAFİK POLİSİ VE SÜRÜCÜ.

Sürücü dikiz aynasında kendisini izleyen polisi görünce kaçabileceğini düşünüp basmış gaza. Ancak polisi atlatamayacağını anlayınca, pes edip çekmis kenara. Polis arabasından inmiş. Bezgin, kızgın ve de küskün bir sesle:
- Bana bak, çok yorgunum, üstelik keyfim de kaçık. Mantıklı bir özür söyle, yoksa yaktım çıranı!
Kısa bir ara ve sürücü:
- Karım geçen ay bir polisle kaçtı. Aynada sizin aracınızı görünce, kaçtığı polis, onu bana geri getiriyor sandım... :)
- Bana bak, çok yorgunum, üstelik keyfim de kaçık. Mantıklı bir özür söyle, yoksa yaktım çıranı!
Kısa bir ara ve sürücü:
- Karım geçen ay bir polisle kaçtı. Aynada sizin aracınızı görünce, kaçtığı polis, onu bana geri getiriyor sandım... :)
TEMEL-FADİME-KEDİ

Temel, Fadime'nin kedisinden nefret etmektedir. Birgün kararını verir ve Fadime evde yokken kediyi yakalayıp, arabasına koyar.
1-2 kilometre kadar ileride, bir köprünün yanına bırakıp evine döner. Kapıyı açıp eve döndüğünde bir de bakar ki, kedi sepetinde oturuyor. Ertesi gün, Fadime'nin evden çıkmasını bekleyip, kediyi yine arabaya atar. Bu kez 5-6 kilometre ötedeki bir kasabada, bir çöp konteynerinin içine bırakır.
Eve döner, kapıyı açar, kedi yine baş köşeye Kurulmuş, Temel'e kötü kötü bakıyor...
Ertesi gün işi iyice inada bindirir, kediyi yakaldığı gibi 10-15 kilometre direksiyon sallar, bulduğu her tali yola girer, kedi yönünü kaybetsin diye çeşitli şaşırtmaca yollara girer, daireler çizer.
Sonunda yaptığı işten iyice emin olunca, arabayı durdurur ve kediyi bırakır. Arabasına atlayıp, evinin yolunu tutar.
1-2 kilometre kadar ileride, bir köprünün yanına bırakıp evine döner. Kapıyı açıp eve döndüğünde bir de bakar ki, kedi sepetinde oturuyor. Ertesi gün, Fadime'nin evden çıkmasını bekleyip, kediyi yine arabaya atar. Bu kez 5-6 kilometre ötedeki bir kasabada, bir çöp konteynerinin içine bırakır.
Eve döner, kapıyı açar, kedi yine baş köşeye Kurulmuş, Temel'e kötü kötü bakıyor...
Ertesi gün işi iyice inada bindirir, kediyi yakaldığı gibi 10-15 kilometre direksiyon sallar, bulduğu her tali yola girer, kedi yönünü kaybetsin diye çeşitli şaşırtmaca yollara girer, daireler çizer.
Sonunda yaptığı işten iyice emin olunca, arabayı durdurur ve kediyi bırakır. Arabasına atlayıp, evinin yolunu tutar.
Saatler sonra Temel evine, Fadime'ye telefon açar;
- Uy Fadime, kedi yaninda mi?
- Evde, niye soriysun da?
- O ibne'yi telefona ver hemen. Kayboldum; yolu tarif etsin.
AKEPE NİN TANIMI...

Turgut Özakman ustanın Atatürk Kronolojisi kitabının 93.
sayfasında yer alan bir rapora göre; 1919'da Türkiye'de nasıl bir yönetim
gerektiğini tasarlayan İngilizlerin rapor yazma yetkisindeki
tercümanı A. Ryan bakın ne diyor:
''Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdir.
Biz gerçek ideali dinmiş gibi davranacak,
çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız.''
Çok AKP tarifi duydum, bundan güzelini okumadım!
Mustafa Balbay
sayfasında yer alan bir rapora göre; 1919'da Türkiye'de nasıl bir yönetim
gerektiğini tasarlayan İngilizlerin rapor yazma yetkisindeki
tercümanı A. Ryan bakın ne diyor:
''Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdir.
Biz gerçek ideali dinmiş gibi davranacak,
çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız.''
Çok AKP tarifi duydum, bundan güzelini okumadım!
Mustafa Balbay
İYİ NARTUGAN'LAR...

Noel Bayramının Kökeni Türkler!
İnanabilir misiniz, yüzyıllardır Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı "Noel Bayramı"nın çok eski Türklerin "yeniden doğuş bayramı" olduğuna? Nereden nereye; inanılacak gibi değil, değil mi?
Ben de ne yazık ki yeni öğrendim. Bu senenin galiba ilk başlarında idi... Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Yazı bana çok ilginç gelmişti ve Hıristiyanları n Noel Bayramı'nın tamamıyla Türklerden alınmış olduğunu gösteriyordu! Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı; bir de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada, Türk devletlerinden başka birilerine de aynı konuyu bilip bilmediklerini sordum. Yanıt - İran'ın Azerbaycan bölgesinden- İsmail Bey'den geldi. İsmail Bey'in verdiği yanıtın -tam olarak aynı olmasa da - gelen mektuptaki anlatıya çok uyduğunu gördüm.
Olay şöyle:
Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir " akçam ağacı" bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzuyor ve buna " hayat ağacı " diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor.Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir " yeni doğum" olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı "Nardugan". "Nar=güneş ", "tugan/dugan" da "doğan". Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.
İşte bu güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle " akçam ağacı " altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar; dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan... İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. ( Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme.) Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar.. . Yazılana göre, " akçam ağacı " sadece Ortaasya'da yetişiyormuş. Mesela, Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrup a'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin yeniden doğuşu.
Meydan Larousse'ta, İsa evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternet'te yazıldığına göre, İmparator Kostantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan konsülde, 22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu " pagan bayramı" İsa'nın doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve buna da "Noel Bayramı" deniyor. ( Batı kilisesi [yani Katolikler], 25 Aralık'ta kutluyorlarmış bunu.) Çam süsleme ise, ilk olarak 1605'te Almanya'da görülüyor ve oradan Fransa'ya geçiyor.
Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını göçebe ve ilkel (!) olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş! Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kim bilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak! Belki de yazının ve dillerin anasının da Türkler olduğu kanıtlanacak.
Muazzez İlmiye Çığ
18.12.2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






