22 Aralık 2009 Salı

TAYYİP, OBAMA İLE GÖRÜŞTÜ VE...


MESAJINI VERDİ.



MESAJ AÇIK VE NET.


(Alıntı:Ersin Koyungeldi)

MUTLULUĞUN FOTOĞRAFI...

 
Posted by Picasa

UYARI: SAKIN BU NUMARAYI ARAMAYIN !
Eğer; birisi sizi cep telefonunuzdan arayarak 'ESAT' veya 'ERICAL' adlı bir firmadan arıyoruz telefonunuzu kontrol etmek zorunda oldugunu ve bunun için ' 9090' ı aramanızı söylerse telefonunuzu derhal kapatın ve söylenen numarayı sakın aramayın. Söz konusu numarayı çevirmeniz, karşınızdaki bu sahsın sizin bütün kimlik bilgilerinize ulaşmasını ve yapacağı tüm telefon görüşmelerini sizin hesabınıza geçirmesini sağlayacktır!
[ lütfen, güç durumda kalmamaları için, bu notu yakin dostlarınıza da ulaştırarak onları da bilgilendirin. ]

İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Bilgi İşlem Şube Müdürlüğü

BİR ŞİİR...




MİHRİ BELLİ ŞİİRİ...

ANAYASO

Gul, gurban olduğum Hökümet Baba!
Baa bir alfabe veremez miydin?
Gara dağlar gar altında galanda
Ben gülmezem
Dil bilmezem
Şavata´dan Hakkari´ye yol bilmezem
Gurban olam, çaresi ne, hooy babooov ?

Bebek yanir, bebek hasda, bebek ataş içinde
Ben fakiro,
Ben hakiro
Dohdor ilaç, çarşı bazar tam - takiro
Gurban olam bu ne işdir hooy babooov !

Çoçiğ ağliir, çoçiğ öliir, geçit vermiy Zap suyu
Parasizo,
Çaresizo
Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah, yolsizo
Bu ne haldır, bu ne iştir hooy babooov !

Gara dağda, gar altında ufağ ufağ mezerler
Yeddi ceset hetim hetim Zap Suyunda yüzerler
Hökümata arz eylesem azarlar
Ben ketimo
Ben hetimo
Ben ne biçim vatandaşım hooy babooov ?

Şavata´tan Angara´ya ses getmiir
Biz getmeğe guvvatımız hiç yetmiir
Malımız yoh
Yolumuz yoh
Angara´ya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh
Bu ne biçim memlekettir hooy babooov ?

Yerin, yurdun adresesin bilmirem
Angara´da: Anayasso !
Ellerinden öpiy Hasso
Yap bize de iltimaso
Bu işin mümkini yoh mi hooy baboov ?

20 Aralık 2009 Pazar

'' BEN CİA AJANI DEĞİLİM ''

”Ben CIA ajanı değilim”

20.12.2009 15:28

Liberal aydınlar, iktidara karşı güçlü bir muhalefet sergiledikleri için aylardır, hatta yıllardır tutuklu aydınlarımız için şöyle diyorlar: “Onlar için üzülüyoruz, ama Ergenekon çok önemli bir dava, hatta asrın davası, böyle davalarda olur böyle şeyler. Suçsuz olanlar eninde sonunda beraat eder, özgürlüklerine kavuşurlar.”

Bu yazarlarımızın ağızlarından hiç düşürmedikleri bir kelime vardır: Empati. PKK için, türbanlılar için, milli görüşçüler için, Ermeniler için, Kıbrıslı Rumlar için herkesin empati yapmalarını beklerler. Ama onların da Silivri’de yargılananlar için empati yapması gerekmiyor mu? Ben onların adına empati yapıyorum ve onlar adına hayal kuruyorum. İşte hayalim.

Tarih 02.11.2013 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan haber:
AKP’nin iktidardan düşmesinden sonra polisin 15 Nisan 2011 tarihinde yaptığı baskınlarla ortaya çıkartılan, kısa ismiyle FTÖ olarak bilinen Fethullah Terör Örgütü davası Silivri’de nihayet başladı. Davada 15 tutuksuz, 480 tutuklu, toplam 495 kişi yargılanıyor. Kimlik tespitinden sonra 3567 sayfalık iddianamenin okunmasına geçildi. Mahkemeye sunulan bir kamyon dolusu ek klasörün nasıl inceleneceği merak ediliyor. İddianamenin okunmasının birkaç ay sürmesi bekleniyor.

Sanıklar arasında Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Hasan Cemal, Engin Ardıç, Emre Aköz, Mahmut Övür, İsmet Berkan, Ruşen Çakır, Yiğit Bulut, Ergun Babahan, Şamil Tayyar, Fehmi Koru, Mustafa Karaalioğlu, Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Hadi Uluengin, Ethem Sancak, Ergun Özbudun, Lale Mansur, Oral Çalışlar gibi çok önemli gazeteciler, akademisyenler, gazete patronları, bilim adamları ve sanatçılar bulunduğu için bu davaya asrın davası deniyor.

İddianamede, FTÖ’nün, polis, yargı, MİT, ordu, Milli Eğitim gibi kurumların içine sızarak, medyayı ele geçirerek cumhuriyetimizi yıkmayı ve yerine ABD’nin de desteğiyle ılımlı bir İslam devleti kurmayı amaçladığı, kendilerine boyun eğmeyen yazar ve aydınları her türlü baskıyla satın aldıkları, ya da iftiralarla hapislerde süründürüp susturdukları iddia ediliyor.

Adının gizlenmesini isteyen, tutuklu sanıklardan ünlü bir iş adamının kızı, babasının örgüt üyesi olmadığını, baskı nedeniyle örgütün gazete ve Televizyon kanallarına reklam vermek zorunda kaldığını iddia etti. Bilindiği gibi çok sayıda iş adamı, çeşitli kanallarla örgüte para yardımı yapmakla suçlanıyor.

İddianamede sanıkların bir bölümünün doğrudan örgütün içinde yer aldıkları, bir kısmının örgütün düzünlediği Abant toplantılarına katıldıkları, ABD'de bulunan "I Numara" ile, ya da örgütün diğer ileri gelenleriyle söyleşi yaptıkları, bazılarının ise örgütle doğrudan hiçbir teması olmamakla birlikte, köşe yazılarıyla örgüte stratejik destek verdikleri iddia ediliyor.

Sanıklardan Şamil Tayyar’ın avukatı, müvekkilinin yasadışı dinlendiğini, özel hayatıyla ilgili, hatta karısıyla yatak odasında yaptığı konuşmaların bile iktidar yanlısı yandaş medyada çarşaf çarşaf yer aldığını, hatta Kemalist bir yazarın daha iddianame hazırlanmadan FTÖ davasıyla ilgili kitap yazdıklarını iddia etti.

Polis tarafından derdest edilip götürülürken, “ben CIA” ajanı değilim, bu dava Nato’dan geri döner” diye bağırdığı bilinen Cengiz Çandar’ın avukatı, bugün düzenlediği basın toplantısında, “FTÖ davasıyla adalet katledilmiştir, müvekkilim demokrasiyi savunduğu için yargılanmaktadır, müvekkilimin ne FTÖ ile, ne de CIA ile ilişkisi yoktur” dedi.

Ahmet Altan mahkeme salonuna girerken, “Uluslararası şirketlere sesleniyorum. Bu dava küreselleşme karşıtı Kemalist bir darbedir. Ben ve kardeşim küresel şirketlere hep sahip çıktık, onlar da bana ve kardeşime sahip çıksınlar” diye seslendi. Kalabalığı gözleriyle tarayan Ahmet Altan’ın, Soros’un şöförünü kalabalığın arasında görünce hüzünlendiği görüldü. “Küresel güçlere güvenim sonsuz” dedi.

Dava ile ilgili görüşüne baş vurduğumuz Mustafa Balbay, gülümseyerek, “Sanıklar üzülmesinler, suçsuz olanlar eninde sonunda beraat eder, üç dört yıl içinde özgürlüklerine kavuşurlar” dedi.

Hasan Cemal’in savunmasını kendisinin yapacağını öğrenen Ruşen Çakır’ın, “Hasan Cemal savunmasını kendisi yaparsa ömrüm davanın sonunu görmeye yetmez” dediği iddia ediliyor.


A.Metin Akpınar

www.odatv.com

NOT: Yukarıdaki metin Hasan Ozan tarafından gönderilen iletiden alınmıştır.

'' NİÇİN KEMALİST'İM ''



(Ahmet Taner Kışlalı'dan bir Anekdot)

"NİÇİN KEMALİSTİM?"

Öykümüz Kurtuluş Savaşı yıllarında başlar.

Kahramanlarımızın ilki, Paris-İstanbul arasında trenle
mekik dokuyan genç bir Türk işadamı.
Macaristan'da genç bir bayanla tanışır.
Evlenme teklif eder ve evlenirler.

İzmirli işadamı, olayı ailesine açamaz.
Macaristan'da bir kızı olur.
Kızına Nermin adını verir..

Nermin büyümekte, Mustafa Kemal'in yaptıklarını,
gazetelerden heyecanla izlemektedir.

Baba İzmir'de ölür.
Aile, geçim sıkıntısına düşer.
14 yaşındaki Nermin, Macaristan'da paralı olan
öğrenimini sürdüremez olur.

Mustafa Kemal'in ülkesinde eğitim parasızdır.

Nermin, baba yurduna gitmeye karar verir.
Annesinin haberi olmadan Türk Büyükelçiliği'ne
başvurur. Ona bir pasaportla
birlikte, eline durumunu açıklayan bir de Türkçe mektup
verirler. Başı sıkıştığında, derdini anlatamadığında o mektubu
gösterecektir.

Olayı öğrenen annesi de ona destek verir. Üçüncü mevki bir tren
kompartımanının tahta sıraları üzerinde, günlerce
sürecek bir yolculuk başlar.

Tren, Türkiye topraklarına girer. Gümrük memurları,
elinde Türk pasaportu olan ama Türkçe bilmeyen
bu çocuğun durumunu çok ilginç bulur, giriş izni de
hemen verilir.

Öykü uzun...

Küçük Nermin, İstanbul'da bir yandan Almanca
dersleri verirken öte yandan Türkçe öğrenir.
Mustafa Kemal'in parasız kıldığı eğitim olanaklarından
yararlanır. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir.
Gazetecilik yapar. Türkçe'nin arkasından İngilizce
ve Fransızca da öğrenmiştir.

Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne asistan olur.
Çağdaş siyaset biliminin Türkiye'ye girmesine öncülük
edenler arasında yer alır.

Gün olur, Türkçesinin bozuk olduğunu öne sürerek
öğretim üyeliğinden atılmasını isteyenler çıkar.

Tükenmez bir enerji ve heyecanla, gençlere bir şeyler
verme isteğini yitirmez. Uluslararası toplantılarda Türkiye'yi,
Türk kadınını, Mustafa Kemal'i savunur, savunur, savunur...

Bir oğlu olmuş, adını da Mustafa Kemal koymuştur...

Prof. Nermin Abadan-Unat, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki
son dersini bundan dört yıl önce verirken aralarında benim de
bulunduğum bir grup eski öğrencisi de sınıftaydı.
Kimisi profesör, kimisi doçent, kimisi çiçeği burnunda
araştırma görevlisi. Deniz Baykal da sonradan yetişmişti.

Son dersin sonunda, nefes bile almaya korkarak
dinlediğimiz yukarıdaki yaşam öyküsünü anlattı bize...
Ve sözlerini şöyle noktaladı:
- Ben yurdumu kendi irademle seçtim. Mustafa Kemal
olmasaydı, belki ben de olmazdım.
Niçin Kemalist olduğumu, öyle sanıyorum ki
artık anlamışsınızdır...

Çok etkilendiğim bu öyküyü yazdığımda, sonunu
şöyle bağlamıştım: "Bu sözleri, parası olanlara Bilkent'i,
olmayanlara Süleymancı yurtlarını gösterenlere adıyoruz..."

Bakıyorum da aradan geçen zamanda, ne Nermin
Hoca'nın öyküsü güncelliğini yitirmiş,
ne de benim altına düştüğüm not...

Tıpkı giderek daha güncel, daha gerçek, daha anlamlı
olan Mustafa Kemal'in kendisi gibi!..

Ahmet Taner KIŞLALI
Cumhuriyet, 15 Kasım 1992

TRAFİK POLİSİ VE SÜRÜCÜ.




Sürücü dikiz aynasında kendisini izleyen polisi görünce kaçabileceğini düşünüp basmış gaza. Ancak polisi atlatamayacağını anlayınca, pes edip çekmis kenara. Polis arabasından inmiş. Bezgin, kızgın ve de küskün bir sesle:
- Bana bak, çok yorgunum, üstelik keyfim de kaçık. Mantıklı bir özür söyle, yoksa yaktım çıranı!
Kısa bir ara ve sürücü:
- Karım geçen ay bir polisle kaçtı. Aynada sizin aracınızı görünce, kaçtığı polis, onu bana geri getiriyor sandım... :)

TEMEL-FADİME-KEDİ



Temel, Fadime'nin kedisinden nefret etmektedir. Birgün kararını verir ve Fadime evde yokken kediyi yakalayıp, arabasına koyar.
1-2 kilometre kadar ileride, bir köprünün yanına bırakıp evine döner. Kapıyı açıp eve döndüğünde bir de bakar ki, kedi sepetinde oturuyor. Ertesi gün, Fadime'nin evden çıkmasını bekleyip, kediyi yine arabaya atar. Bu kez 5-6 kilometre ötedeki bir kasabada, bir çöp konteynerinin içine bırakır.
Eve döner, kapıyı açar, kedi yine baş köşeye Kurulmuş, Temel'e kötü kötü bakıyor...

Ertesi gün işi iyice inada bindirir, kediyi yakaldığı gibi 10-15 kilometre direksiyon sallar, bulduğu her tali yola girer, kedi yönünü kaybetsin diye çeşitli şaşırtmaca yollara girer, daireler çizer.
Sonunda yaptığı işten iyice emin olunca, arabayı durdurur ve kediyi bırakır. Arabasına atlayıp, evinin yolunu tutar.

Saatler sonra Temel evine, Fadime'ye telefon açar;
- Uy Fadime, kedi yaninda mi?
- Evde, niye soriysun da?
- O ibne'yi telefona ver hemen. Kayboldum; yolu tarif etsin.

AKEPE NİN TANIMI...




Turgut Özakman ustanın Atatürk Kronolojisi kitabının 93.

sayfasında yer alan bir rapora göre; 1919'da Türkiye'de nasıl bir yönetim

gerektiğini tasarlayan İngilizlerin rapor yazma yetkisindeki

tercümanı A. Ryan bakın ne diyor:

''Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdir.

Biz gerçek ideali dinmiş gibi davranacak,

çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız.''

Çok AKP tarifi duydum, bundan güzelini okumadım!

Mustafa Balbay

İYİ NARTUGAN'LAR...


Noel Bayramının Kökeni Türkler!


İnanabilir misiniz, yüzyıllardır Hıristiyanların İsa'nın doğuşu olarak kutladığı "Noel Bayramı"nın çok eski Türklerin "yeniden doğuş bayramı" olduğuna? Nereden nereye; inanılacak gibi değil, değil mi?

Ben de ne yazık ki yeni öğrendim. Bu senenin galiba ilk başlarında idi... Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Yazı bana çok ilginç gelmişti ve Hıristiyanları n Noel Bayramı'nın tamamıyla Türklerden alınmış olduğunu gösteriyordu! Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı; bir de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada, Türk devletlerinden başka birilerine de aynı konuyu bilip bilmediklerini sordum. Yanıt - İran'ın Azerbaycan bölgesinden- İsmail Bey'den geldi. İsmail Bey'in verdiği yanıtın -tam olarak aynı olmasa da - gelen mektuptaki anlatıya çok uyduğunu gördüm.

Olay şöyle:

Türklerin tek tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir " akçam ağacı" bulunuyor. Bu ağacın tepesi de gökyüzünde oturan tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzuyor ve buna " hayat ağacı " diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde bulabiliriz. Ülgen, insanların koruyucusu; sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor.Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece, gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyor. Bu, güneşin yeniden doğuşu; bir " yeni doğum" olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı "Nardugan". "Nar=güneş ", "tugan/dugan" da "doğan". Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.

İşte bu güneşin zaferini ve yeniden doğuşunu Türkler, büyük şenliklerle " akçam ağacı " altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi, diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları tanrıya gitsin, diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar; dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar tanrıdan... İnanca göre, bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyor. Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor; aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar. ( Yedikleri, yaş ve kuru meyveler yanında, özel bir yemek ve bir tür de şekerleme.) Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, uğur geleceğine inanıyorlar.. . Yazılana göre, " akçam ağacı " sadece Ortaasya'da yetişiyormuş. Mesela, Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden, bu olay Türklerden Hıristiyanlara geçmiştir; Hıristiyanlar, Hunların Avrup a'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek almışlardır bu töreni, deniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok! Doğum, güneşin yeniden doğuşu.

Meydan Larousse'ta, İsa evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternet'te yazıldığına göre, İmparator Kostantin (324-337) zamanında İznik'te toplanan konsülde, 22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu " pagan bayramı" İsa'nın doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve buna da "Noel Bayramı" deniyor. ( Batı kilisesi [yani Katolikler], 25 Aralık'ta kutluyorlarmış bunu.) Çam süsleme ise, ilk olarak 1605'te Almanya'da görülüyor ve oradan Fransa'ya geçiyor.

Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını göçebe ve ilkel (!) olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş! Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kim bilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak! Belki de yazının ve dillerin anasının da Türkler olduğu kanıtlanacak.

Muazzez İlmiye Çığ
18.12.2007